Yaşamın İçinde Olmak

Yaşamın içinde olmak kavanozun içinde olmaya benzemez. Durarak, bekleyerek, nefes almadan izleyemezsin yaşamı. Tadına bakmak için cesaret gerek, acısı dil yakabilir yaşamın… Bir balık gibi, bir alık gibi durup seyretmek bebekliğe mahsustur ancak. Bebek bile yaşamın heyecanlarını, hareketliliğini paylaşır elinden geldiğince… İzin verdikleri sürece o bile yaşamın içinde durur, katkıda bulunur, duygular yaşar, duruma göre yaşar. Büyüdükçe ya gerçekten yaşam içinde var olmaya çalışır ve varoluşumuzu anlamaya çalışırız ya da kendimizi, benliğimizi, hayata bakışımızı otomatikleştirerek, diğerlerine uydurarak, genelleşerek kaybederiz bir anlamda, yoksunlaştırırız mevcudiyetimizi…
Yaşam kendi içinde anlamlı değildir. Yaşam boş bir tuval gibidir. Anlamın yaşamın içinde yaratılması gerekir; anlam önceden verilmez. Sana özgürlük verilir, sana yaratıcılık verilir, sana yaşam verilir. Anlam yaratmak için gerekli olan her şey verilir. Anlamı oluşturan temel unsurların hepsi verilir, ama anlam verilmez, anlamı sen yaratmak zorundasın.
Yaşam, seçimleriyle kendine anlam katan bir kavramdır. Her kişinin yaşamı kendi seçtikleriyle şekillenir. Seçim yapan insan az da olsa kaygılıdır bu yüzden. Çünkü alacağı kararın sorumluluğu bir yük gibidir omuzlarında. Neden yük? Çünkü bir günlük aldığı kararla bir ömür sürecek yaşantılara sahip olabilir bazen. Aldığımız yükleri satırlara, sayfalara sığdıramayız belki ama nasıl aldığımızla ilgili konuşabiliriz.
Bebekler gelişimlerini anne karnında tamamlarken, göbek kordonu vasıtasıyla nefes alırlar, doğum zamanı yaklaştıkça akciğerlerin antrenman yapması amacıyla küçük çapta nefes alışlar başlar, ancak akciğerlerin gerçekten faaliyete geçmesi doğum sonrasında mümkün olur. Göbek bağının kesilmesinden sonra, ağız ve burun temizlenerek nefes alma yolu açılır ve akciğerler hava ile dolar, bebek için yeni olan bu durum biraz da can yakıcı olduğundan ilk ağlama sesi duyulur ve hayata yolculuk başlar. Yani bizler dünyaya ağlayarak geliyoruz ve bu sesimiz ile ailelerimizi sevince boğuyoruz, çünkü bu her şeyin yolunda olduğunun bir müjdesi.
Hayat bazen ağlattığı gibi bazen de güldürebiliyor, önemli olan kederli iken üzüntümüzü, mutlu olduğumuz anlarda da sevincimizi hakkıyla yaşayabilmemiz. Daha mutlu bir hayat sürebilmek için hayatla barışık olmak gerekir. Bazen de bitirip yeniden başlamasını bilmek gerekir.
Kendini kavanozun içine kapatmış, kavanozun kapağını da sıkı sıkıya kapatmış kişilerden korkmalı insan… Korkandan da korkmalı insanoğlu, her şeyi sakınandan, her şeye cam fanusunun ardından bakandan, hayatın içinde var olmayandan çekinmeli en azından… Önce kendisi, sonra çevresi için iyi seçimler yapmalı. Yılmaz Odabaşı’nın deyimiyle; “öyle bir serüven ki hayat; karanlıkta Polyanna’lar, ışıklarda palyaçolar dolaşır…”
Her insan aslında iki kişidir. Kafamızın içinde bir değil, iki “kafadar” vardır. Biri olduğumuz kişidir, diğeri ise “olmayı hayal ettiğimiz kişi”… Her nedense “olduğumuz kişi” olamadığımız kişinin en büyük hayranıdır.
Bir defasında hocama dedim ki: “Bir kitap okudum ama zihnimde kitaptan hiç bir şey kalmadı.” Bana bir hurma uzattı ve dedi ki: “Bunu ağzında çiğneyip ye.” Yedikten sonra bana sordu. Şimdi sen büyüdün mü? “Hayır”, dedim. Dedi ki; “büyümedin fakat o hurma vücuduna dağıldı; et oldu, kemik oldu, sinir oldu, deri oldu, saç oldu, tırnak oldu, hücre oldu…”
Anladım ki, okuduğum kitap da öyle dağılıyor. Bir kısmı kelime dağarcığımı zenginleştiriyor, bir kısmı bilgi ve marifetimi artırıyor, bir kısmı ahlakımı güzelleştiriyor, bir kısmı yazı ve konuşmamda üslubuma incelik katıyor… Her ne kadar ben hissetmesem de…
Günümüzün karmaşık, kaotik ve çok hızlı dünyasının birey üzerinde yarattığı en büyük tahribat, yaşamın anlamsız görünmesi, anlamını yitirmesi riskidir. Yaşamın ritmini yakalayıp onunla birlikte uyum içinde akabilmemizi, yaşamın olasılıklarını ve fırsatlarını coşkuyla kucaklamamızı ve kendimizi gerçekleştirme yolunda emin adımlarla ilerlememizi sağlayan şey, yaşama verdiğimiz değer ve yüklediğimiz anlamdır. Yaşamlarına bir anlam yükleyemeyen ve bir varoluş sebebi bulamayan insanlar, bütün bu olan bitenin anlamsız, değersiz olduğu duygusuna kapılabilir ve bir varoluş boşluğuna düşebilirler. Yaşamın anlamını yitirmek, her şeyi yitirmek demektir. Unutmayın ki; hayatın provası olmaz.
Ne yapmak ve ne başarmak istiyorsanız, bunu her an ve her durumda, şimdi ve şu anda zaten yapıyor olmalısınız. Hayatın dinamiklerinin farkında, kendi yerini arayan insan kendini tüm bu hastalıklardan uzak tutmayı da başarır. İnsan kendine yakışanı, kendisine uygun olanı aramalıdır. Hayatın içinde kendi yerimizi aramak demek, hayata, sonucu değiştirebilecek aktif bir oyuncu olarak katılmak ve bir yaşam boyu bunun için mücadele etmek demektir. Hayatın içindeki sorumluluklarının farkında olan insan, hayatın içinde kendi yerini de bulabilecek ve varlığına sonucu değiştirebilecek bir anlam katabilecektir. İnsan hedeflerinin ve ideallerinin büyüklüğü ölçüsünde büyük olur. Hayatın içinde bir yer değil, hayatın içinde kendi yerinizi istemelisiniz. Kendinizi nereye layık görüyorsanız orayı aramalısınız. Ama ararken kırıp dökmemelisiniz ki, sahip olduklarınız elinizden kayıp gitmesin.
Temel iyice yaşlanmış ve yaş doksan beş olmuş. Bir gün Azrail çıkagelmiş. Temel, ‘ne yapsam da paçayı yırtsam’ diye düşünmeye başlamış. “Hah buldum. Çocuk taklidi yapayım, beni tanımasın” demiş. Azrail iyice yaklaşınca başlamış ağlamaya. “Ingaa Ingaaa..” Azrail Temel’in kulağına eğilmiş ve şöyle demiş: “Atta! Atta!”
Yaşamda her insan kendi yaşamının öncüsüdür. Kendi yaşamının öncüsü olmak demek, kendi yaşamının lideri olmak demektir. Bugünün sonuçlarının yarının sebepleri olduğunun farkında olmak demektir. Yarının sebeplerinin de bir sonraki günün sonuçlarına dönüşeceğini bilmektir. Gelecek kendi kendine gelen bir şeydir ama nasıl geleceği bizim bugünümüze, bugünkü tercihlerimize ve seçimlerimize bağlıdır. Kendi yaşamının öncülüğünü, liderliğini üstlenebilenler, geleceklerini, kendi beklentilerini ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmek için bugünden planlar, stratejiler ve hamleler yaparlar. Diğer bir deyişle, geleceklerini kendileri yaratırlar. Geleceği tahmin etme dönemi artık sona ermiştir, bundan sonra geleceği yaratma rekabeti vardır. Bu anlamda kendi yaşamının öncülüğünü, liderliğini üstlenebilenler, diğerlerine karşı muazzam bir rekabet avantajına sahip olacaklardır. Bu proaktif duruşu gösteremeyenler ise diğerlerinin gerisinde kalacaklardır ve ne yazık ki yaşamlarının potansiyelini heba edeceklerdir.
Bir bilgeye;
– Efendim, nasıl bu kadar doğru kararlar alabiliyorsunuz? Diye sormuşlar.
Bilge;
– “Deneyim” demiş.
– O deneyimi nasıl kazandınız?
– Hata yaparak!!!
Yaşamda hata yapmaktan korkmayın. Yaşam baştan sona bir öğrenme oyunudur. Yaşam oyununu iyi oynamak demek, deneyimlerle ve öğrenmelerle geliştirdiğimiz farkındalığımızla, yaşamın içinde yaşamı güzelleştirmek demektir. Oyunun keyfi ve heyecanı oyunu oynarken çıkar, yaşamın güzelliği de yaşarken. Sınavı iyi vermek ise, bir yandan yaşam oyununun güzelliklerini biriktirirken öte yandan da varlığımızın en üst potansiyelini ortaya çıkarmak ve kendimizi gerçekleştirmektir.
Arthur Miller’in beğendiğim bir ifadesi vardır:
Önceden öğrenenler, indirimli fiyatından öğrenirler.
Otoriteden öğrenenler, özgürlük bedeliyle öğrenirler.
Deneyerek öğrenenler, etiket fiyatından öğrenirler.
Yaşamdan öğrenenler, gecikme zammı ile öğrenirler.
Yaşamdan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş yaşamlarıyla öğrenirler.
Hayatın karmaşık yapısı içinde başarılı olabilmek için onu bütünüyle kucaklamanız gerekir. Kendinizi yeteneklerinize uygun alanlarda geliştirmeli, rekabet avantajına sahip olduğunuz alanda veya alanlarda uzmanlaşmalısınız ve aynı zamanda da çok yönlü olmalısınız. Hem yaptığınız işi çok iyi yapmalısınız hem de hayatın çeşitli alanlarını tanımalısınız. İş yaşamınızın dışında da çeşitli konulara hakim olmalı ve yaşamınızı zenginleştirecek hobilere ve ilgi alanlarına sahip olmalısınız. Aynı zamanda dünyanın gidişatını takip edebilecek kadar da olan bitenin farkında ve onun içinde olmalısınız.
Farklı ilgi alanlarını kendi bünyesinde birleştirebilenler, hayatın sonsuz etkileşimli doğasında daha ileriye giderler. Eğitim, ekonomi, kültür, sağlık, spor, sosyal yaşam, aile vb. tüm alanlar, birbirlerine doğrudan ya da dolaylı etki ederler. Bu etkileşimi bizim için verimli kılabilmek çok yönlülük gerektirir. Başarılı insan, hayatın her alanında kendi değerini ortaya çıkarmayı başarmış insandır.
Bir bal arısının yarım kilo bal için 3.750.000 defa bir çiçeğe konup kalkması gerekir. Sizce bunu başarmasındaki sır nedir? Tabii ki sabır ve devamlılığı… Başarılı olmak istiyorsanız, çalışmalarınızdaki devamlılıktan vazgeçmeyin. Göreceksiniz ki, başarı eninde sonunda gelecektir.
Yaşamdaki artılarımızı ve doğrularımızı geliştirebilmeli, çoğaltabilmeli ve bunu sürekli olarak yapabilmeliyiz. Yaşam içindeki değerlerini ortaya çıkarmayı başarmış insanların, ne kadar farklı kişilikleri ve hayat öyküleri olsa da başarıya giden yollarında büyük benzerlikler vardır. Yaşamda başarıya ulaşmanın, başarılı olmanın, hepimizin öğrenebileceği belirli kuralları vardır.
Michael Jordan:
“Kariyerim boyunca 9000’den fazla başarısız atış yaptım, 300’den fazla oyun kaybettim, 26 kez oyun kazandıracak atışı ıskaladım. Çabaladıkça başarısız oldum, başarısız oldukça çabaladım. İşte başarımın sırrı.”
Unutmamalıyız ki, yaşadığımız bu sebepler ve sonuçlar dünyasında, sebepleri bilirsek sonuçları öngörebiliriz ve sebepleri değiştirerek sonuçları değiştirebiliriz. İşte bu nedenle; yaşamda gerçek başarı, kendi koyduğumuz hedeflere ulaşmaktır. Başarının temel kuralı, doğru yaklaşım ve doğru yöntemlerin kullanılmasıdır. Peşinden gidecek cesaretin varsa bütün hayaller gerçek olabilir.
Sahi, en son ne zaman hayal kurdunuz?
İç sesinize ne zaman kulak verdiniz?
Bir düşünün, çocukluktan çıktıkça uzaklaşıyor muyuz kendimizden?
Kendinizi dinleyin. Umudu yeniden yakalayabilmek için, karamsar düşüncelerden kurtulabilmek için, yeniden hayal kurabilmek için önce kendi içinize bir göz atın. Sezinlediklerinize önem verin. Duygularınızı anlamaya, bedeninizde olanları okumaya çalışın. Sonra mantığı da kullanın. Tek başına değil, hep birlikte. İnsanlar gibi, toplumlar gibi tüm yanlarıyla yaşatın varlığınızı. Çünkü her yönünüzle kabul ettikçe güzelleşir yaşam…
Shakspeare der ki; “Hayatını öyle yaşa ki; her an kendi elini sıkabilesin. Her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir şey yap ki; gecelerin yaklaşırken, örtüleri üstüne çekip kendi kendine ‘Ben elimden geleni yaptım.’ diyebilesin.”
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü açtı… Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde. “Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.” diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. Her engel yaşam koşullarımızı iyileştirecek bir fırsattır.
Yaşam çok kıymetli… İsraf etmeyin yaşamı, zamanı, sevgiyi, saygıyı ve en çok da iyi niyeti… Albert Einstein der ki; “Dünden öğrenin, bugün için yaşayın, yarın için ümit edin.”
İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle, “Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın? der. Baba; “Ben de yorgunum oğlum.” der demez çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra dalı oğluna verir. “Al oğlum, sana güzel bir at.” der. Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile… Baba gülerek kızına: “İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir ya da bir çocuğun tebessümü olabilir. Değnekten atınız hiç eksik olmasın…
Yaşam hedef demek, mücadele demek, başarı demek, mutluluk demek… Mutluluk yaşadığın hayat tarzında değil, hayata bakış tarzındadır. Nietzsche der ki; yaşamak için bir nedenin varsa, her sıkıntının üstesinden gelebilirsin.
Bir gün dönüp geriye baktığınızda, mücadelelerle geçen yılların en güzel dönemler olduğunu fark edersiniz.
Düşleriniz gerçek olsun ama gerçeğiniz asla düş olmasın…

Prof. Dr. Erten GÖKÇE
Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi